STRESS

Stres

 

Today there are popular words and speeches. People, knowingly or unknowingly their meaning, use them. Some people feel necessity to use these words. One of those words is stress. We come across with it everywhere. You hear it from morning till evening. You may come to point saying “give me a glass of water without stress.” It means literally “to be constraint.” However it is implemented for everytime and every case by deviating from its meaning. Therefore humans lose their spritual tranquilities. By making themselves sick and far from joy of living within complaints and negatives and by turning their back to beauties of life they devastate themselves in a pessimistic spritual condition.

Günümüzde moda olan kelimeler ve konuşmalar var. Bilen, bilmeyen, aklı eren, ermeyen onları kullanıyor. Bir yerde bazı kimseler kendilerini mecbur hissediyorlar o kelimeleri kullan­maya. İşte o kelimelerden biri de stres. Her yerde karşımıza çıkıyor. Sabahtan akşama kadar işitiyorsunuz. Hani, insanın, stressiz tarafından bir bardak su ver diyeceği geliyor. Kelime olarak, insanın zorlanması demek olan stres, gerçek anlamın­dan saptırılarak, her an, her duruma uygulanıyor. Bu sebeple insanlar ruh sükûnetlerini kaybediyorlar. Kendi kendilerini hasta ederek, olumsuzluklar, şikâyetler içinde, yaşama sevincinden uzak, hayatın güzelliklerine sırt çevirerek bedbin, karamsar bir ruh hali içinde kahrolup gidiyorlar.

There is nothing left to do for those who are not aware of what for they are sent to this world and of what the meaning of living is…

Niçin dünyaya gönderildiğinin, yaşamaktaki amacının ne ol­duğunun bilincinde olmayan insanlar için yapacak başka ne ka­lıyor ki...

For those, who are not aware of life, of living, of existence, of extremely complex and hard mechanism called human which is hard to solve, it is inevitable to behave with so called assumptions and invented things.

Hayatın, yaşamanın, varoluşun, insan denilen son derece karışık, çapraşık, çözülmesi güç mekanizmanın farkında olma­yan kimseler için, birtakım yakıştırmalarla, faraziyelerle hareket etmek kaçınılmaz bir yoldur.

It is obvious that we mostly do not know the objective of human, life and existence. Our approach towards human occures according to our assumptions, indivudial or social prejudices. As a result, we can not understand ourselves and others and we turn the event, in other word life which is wonderful and magnificent, into a mess by being unfair sometimes to us and others.

Görülen şu; biz insanı, hayatı, varoluşun amacını çoğu zaman bilmiyoruz. İnsana yaklaşımımız kendi zanlarımıza, varsayımlarımıza, kişisel veya toplumsal ge­nel veya önyargılarımıza göre oluyor. Tabi neticede kendimizi ve diğer insanları anlayamıyor, bazen onlara, bazen kendimize haksızlık yaparak, adına yaşamak denilen o büyük, o güzel, o muhteşem olayı berbat ediyoruz.

Isn’t it a pity? What right do we have to make ourselves and others unhappy and restless?

Yazık değil mi? Kendimizi de, başkalarını da mutsuz ve huzursuz etmeye ne hakkımız var?

Of course there are both life and death. There are both trouble and sufferings. There is illness as well. What do you suppose? Have we come to this world to enjoy our time by satisfying our self’s fierceness? Why do we look for a rose without any thorn? Is there any rose without thorn? Even that little sample tells myriad things to those whose heart eyes are open. Yes, the dialectic of life is always  established on contrasts. Existence- perishing, life-death, night-day, beautiful-ugly, noble-banal, bitter-sweet…Whose power is sufficient to change it?

Gayet tabii. Hayat da ölüm de var. Sıkıntı da var. Çile de var. Hastalık da var. Ne sanıyorsunuz? Biz bu dünyaya yiyip içip, keyif sürüp, nefsimizin azgınlıklarını tatmin etmeye mi gel­dik? Neden dikensiz gül arıyoruz ki... Hiç dikensiz gül olur mu? Şu minicik örnek bile, gönül gözü açık olanlara neler neler anla­tıyor. Evet, hayatın diyalektiği hep zıtlıklar üstüne kurulmuş. Varoluş yokoluş, ölüm hayat, gece gündüz, güzel çirkin, asil bayağı, acı tatlı... Böyle bu iş. Bunu değiştirmeye kimin gücü yeter ki...

You buy a battery to make your radio with transistor operate. One end of it is +, the other is -. Does it operate if both ends are + or -? No. Then…Yunus describe this matter in a beautiful line; “ The water that pours from a single spring can not be at once both brackish and sweet”. Yes, all of them are manifestation of Allah. We break this unity, oneness according to our egos and we want to take what is our favourite and to throw away what is not.

Transistörlü radyonuzu çalıştırmak için pil alıyorsunuz. Pilin bir +, bir - ucu var. İki ucu da + veya iki ucu da - olsa, radyo çalışır mı? Hayır değil mi? O halde... Bu meseleyi büyük Yunus, bir mısrada ne kadar güzel anlatıyor. “Bir çeşmeden akan su acı tatlı olmaya” Evet, hepsi Hak’kın tecellisi. Biz kendi nefsa­niyetimize göre, o birliği, o vahdeti, o tevhidi parçalıyor, işimize geleni almak, işimize gelmeyeni atmak istiyoruz.

But what if the thing that we consider as of no use is really of use? What if the thing we consider as very beautiful is not beautiful?..And so that we do not know it from inception, then, why and to whom do we raise all complains? And isn’t it us who become losers at the end? Some medicines are bitter, but they become beneficial to patients.

Ama ne bili­yoruz, ya o işimize yaramaz dediğimiz, asıl bizim için yararlı ise. Aman ne güzel dediğimiz bizim için hayırlı olmayacaksa... Ma­dem baştan bunu bilemiyoruz; o halde bu itirazlar niçin? Kime? Ve asıl zararlı çıkan sonunda biz olmuyor muyuz? Bazı ilâçlar acıdır, ama sonunda hastaya faydalı olur, şifâya kavuşturur.

Do we ever think about these? If things go wrong, as opposed to our little head, then, we start to cry. Then we call it as stress and assume that we are doing correct and  we become proud of it.

Hiç düşünüyor muyuz bunları. İşler kendi minicik, daracık kafamıza göre olmadı mı, basıyoruz feryadı. Yok şudur, yok budur... Son­ra da bunların adına stres deyip, bir iş yaptığımızı sanıyor, kası­lıp duruyoruz.

If we are able to be quiet instead of crying, if we  are able to submit ourselves with a full submission to Allah like a human remaining on his back at sea, if we are able to say “My God, your fire is nice as well as your noor (holy light) and “there must be a reason and mystery of it”, and finally if we are able to say “My Allah, please help me to get out of that exam successfully”, believe me, every problems would be solved. Sometimes doctors prescribe bitter medicines to help patient recover.

Stres içindeyim, stres altındayım, diye feryadı ba­sacağımıza, sâkin olabilsek, efendi olabilsek, yüzme bilmeyen bir insanın kendini denizde sırt üstü bırakması gibi, Allah’a tam bir teslimiyetle kendimizi bırakabilsek, “Allah’ım, nârın da güzel, nurun da güzel. Bunun da bir sebebi, bir hikmeti vardır. Allah’ım bu sınavdan yüzümün akı ile çıkmamı nasip et” diyebilsek, inanın, bütün müşküller hallolur. Bütün sıkıntılar biter. Bazen doktorlar, hastanın iyileşmesi için acı ilâç verirler.

This is not because of atrocity, but for his health and happiness.

Bu veriş key­fiyeti hastaya bir zulüm, bir ihanet değil, bilâkis onun sağlığı, huzuru ve mutluluğu içindir.

As Prophet Abraham never gave up his submission and faith saying that His God wouldn’t burn him and would keep him safe. There existed a garden of rose. There are such nice people on the same path today. However hard the conditions are, they say with patience and decency that “My God is testing me, inshallah, I’ll be successful in that exam and shall further a step more on the way of spritual evolving”. They live the happiness and peace of the sentence; “We have drunk the sherbet offered by God, thanks to him”.  May Allah be content with them. What nice people they are…

Nasıl Hazreti İbrahim ateşe atılırken, inancını, teslimiyetini bozmadı. Rabbim beni yakmaz, beni korur dedi. Ve ateşin için­de gül bahçesi oluştu. Günümüzde de o yolda olan güzel in­sanlarımız var. Şartlar ne kadar ağır olsa, onlar yine sabırla, sükûnetle, edeple, “Rabbim beni sınıyor, inşaallah bu sınavımı da yüzakıyla verip, mânâ yolunda bir basamak daha çıkacağım” diyorlar ve “Hak’tan gelen şerbeti içtik elhamdülillah”ın huzurunu ve mutluluğunu yaşıyorlar. Allah onlardan razı olsun. Onlar ne güzel insanlar...

No matter you make a pie made of best quality ingredients as it is of no use if you do not roast it in the flames of an oven till it become as red as a pomegranate. We may have got nice feelings and ideas. But they are of no use if they are not ripened in the flames of life. How can we get rid of rawness and become mature unless we try to reach to better and more perfect by overcoming these pains and sufferings? Could you tell me one sample of it please? Which human has felt and lived the beauty of loving, sharing and giving and has saved himself from rawness, simplicity, roughness by randomly enjoying and wasting his life? Our Prophet says that “Allah is my witness, nobody has suffered as much as me”

İstediğiniz kadar en iyi malzemeden nefis bir börek yapınız. O, fırının alevleri içinde çıtır çıtır pişip, nar gibi kızarmayınca neye yarar? Bizim de içimizde güzel duygular, güzel düşünceler olabilir. Ama, hayatın alevleri içinde pişmedikçe neye yarar? O acıları, ıstırapları, çileleri sineye çekip, her gün biraz daha iyiye, güzele, mükemmele gitmeye çalışmadıkça, nasıl hamlıktan, çiğ­likten kurtulur, olgunlaşabiliriz? Bunun hayatta bir tek örneğini bana gösterebilir misiniz? Yiyip içip keyif sürerek, vur patlasın çal oynasın yaşayarak, hangi insan hayatta çiğlikten, basitlikten, kabalıktan, hoyratlıktan kurtulabilmiş, sevmenin, vermenin, pay­laşmanın güzelliğini duyabilmiş ve yaşayabilmiştir? Resûlullah Efendimiz “Allah şâhittir ki, hayatta kimse benim kadar acı ve ıstırap çekmemiştir” buyuruyor.

There existed one saint (veli) in Istanbul and he would say people kissing his hand that “My child, May Allah not give you the trouble of troublessness.” Yes, let’s try to turn troubles, impediments, sickness into better and most beautiful positions by nobility and bravely without considering it as a head trouble and by trying to understand the reason and mystery behind them. Let’s get closer to Him by evolving more day to day.

Vaktiyle büyük bir veli varmış İstanbul’da, elini öpüp, hayır duasını isteyenlere, “Yavrum, Allah dertsizlik derdi vermesin” dermiş. Evet, hayat yolunda karşımıza çıkan, güçlükleri, en­gelleri, hastalıkları, bir baş belâsı gibi görmeden, onların sebe­bini ve hikmetini anlamaya çalışarak, asil, vakur, yiğitçe bir dire­nişle en iyiye, en güzele çevirmeye çalışalım. Her gün biraz daha tekâmül ederek, O’na yaklaşalım.

One of passengers of spritual universe, Buddha, studies a lesson with his disciples. The subject is death. He teaches death event expressing that it must not be exaggerated and must be met as natural. A disciple of him comes in with two eyes full of tears. He asks him;

-What happened, my child, what made you cry?

His disciple answers;

-We had got a neighbour and he passed away yesterday. He never suffered in his life and never got sick. He never remained moneyless. He ate, drunk and danced throughout life. We did not see him thoughtful even for once time.  We became much worried. We have being crying since yesterday…

 Mânâ âleminin yolcularından Buda, bir gün talebeleriyle be­raber ders yapıyorlarmış. Konu, ölüm. Ölüm olayını anlatır. An­lamını açıklar. Fazla büyütülmemesi, tabii karşılanması gerek­tiğini izah eder. O sırada kapıdan bir talebe girer. İki gözü iki çeşme. Ne oldu yavrum, der. Neden ağlıyorsun? Efendim der, bir komşumuz vardı. Dün öldü. Hayatında hiç acı çekmedi. Has­talanmadı. Para sıkıntısı olmadı. Çile çekmedi. Ömür boyu yedi, içti, göbek attı. Onu bir kere bile düşünceli görmedik. Çok üzül­dük. Dünden beri ağlıyoruz der...

That great man keeps silent for a while and then starts to cry. His disciples are amazed of him and ask;

-Oh, our teacher! You adviced us meet death in silence a moment ago. But you cry now. We couldn’t understand it. Buddha says:

-Why are you so amazed? I do not cry for death. That man walked around eating, drinking and so enjoying his time without sufferring in life. By doing so, he couldn’t get evolved. Poor man, he came as a donkey and went as a donkey. That’s why I cry for.

O büyük zat, bir süre sükût eder. Sonra o da ağlamaya başlar. Öğrenciler, hayret içindedir. Ama hocam, derler. Siz demin bize ölüm olayını sükûnetle kar­şılayın dediniz, şimdi kendiniz ağlıyorsunuz. Biz bu işi anla­yamadık, derler. Buda, neden şaşırdınız der. Ben, ölüm için ağ­lamıyorum ki. Bu adamcağız yedi içti, keyif çattı. Hayatta acı çekmedi, sıkıntı görmedi. Bu suretle hiç tekâmül edemedi. Za­vallı eşek geldi, eşek gitti. Onun için ağladım.

The important things are not events, but our way of approaches towards them. Those who start to cry and revolt in minutest trouble can’t become mature and beautiful. Their rawness and roughness increase as much as their objections and uprisings are on increase.  They make life insufferable to themselves and people around them. If we resent to world which is full of myriad beauties, it will not smile us.

Önemli olan olaylar değil, o olaylara bizim yaklaşım tarzı­mızdır. En küçük bir sıkıntıda feryat edip, isyana kapılanlar, ha­yatta hiçbir zaman olgunlaşıp, güzelleşemezler. Hamlıkları, çiğ­likleri, kabalıkları; isyanları ve itirazları oranında büsbütün artar. Hem kendilerine zehir ederler hayatı, hem çevrelerine. Her kö­şesi binbir güzelliklerle dolu şu dünyaya biz çehremizi asar, su­rat ederek bakarsak, herhalde dünya bize gülümsemez.

Those who are able to see beauty think beautifully. Those who think beautifully get big zest from life.The greatest favour that can be done for a human in this era is to make him at peace with himself and life. Today, lots of people live as offended with themselves. The main war is inside of humans. The reason of it is their contrast living against laws of existence. Just those who “come before Him” can live in peace.

Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen hayatından zevk alır. Bu çağda bir insana yapılacak en büyük iyilik, onu kendi kendisiyle ve hayatla barış haline sokabilmektir. Bugün insanların çoğu kendi kendilerine küs yaşıyorlar. Asıl savaş in­sanların kendi içinde. Onun da sebebi, varoluş kanunlarına ay­kırı yaşamaları. Ancak “huzura çıkanlar”, huzur içinde yaşa­yabilirler.

There is a minutest piece of meat in human. If it is kept clean and purified, everthing becomes magnificent and beautiful. If it gets away from its nature, laws of creation, then, life turns out to be hellish. It is a dream to expect clean and moral behaviours unless heart is not corrected and kept purified. Yunus says that “What makes you crazy is in you.” This sentence is worth thinking about all the time.

İnsanda küçücük bir et parçası var ki, o arındığı, temiz­lendiği zaman her şey güzelleşiyor, ihtişam kazanıyor. O aslî hüviyetinden, yaratılış kanunlarından uzaklaşınca hayat cehen­neme dönüyor. Kalp düzelmedikçe, arınmadıkça, temiz, nezih davranışlar beklemek hayaldir. Yunus bir şiirinde “Seni deli eden şey, yine sendedir, sende” der. Bu, üzerinde uzun süre düşünülmesi gereken bir sözdür.

The matter is to be able to light a candle in the darkness not to damn it. Yunus says that “Find in you, what I found in me.” Today’s people seems to be like those who lick salt when they get thirsty. First of all, it is necessary to teach people why they get thirsty and where they can find water they look for. One who says he does not know can learn, but nothing can be taught to one who says he knows.

Önemli olan karanlıklara küf­retmek değil, karanlıklar içinde bir mum yakabilmektir. Yunus, “Bir siz dahi sizde bulun, benim bende bulduğumu” der. Bugünün insanları susadıkça tuz yalayan insanlara benziyorlar. Önce insanlara neden susadığını, aradığı suyu nerede bula­cağını öğretmek lâzım. Bilmem diyen öğrenir, bilirim diyene ne verilir?

We live in a beautiful, very beautiful, incredibly beautfiul world. Now, there live myriad beautiful, example, clean, brilliant people in that world at which some look as damning, spitting and saying that “let it be ruin”.

Güzel, çok güzel, inanılmayacak kadar güzel bir dün­yada yaşıyoruz. Şu anda birçok insanın söverek, tükürerek “bat­sın bu dünya” diye baktığı şu âlemde nice güzel, örnek, terte­miz, pırlanta gibi insanlar yaşıyor.

They have brought themselves up like a rose emitting misky scents of humanity, delicacy, decency and gentleness. But it is for those who are able to see…What for those who are blind? Complain, complain, always complain…Have we been created for it? Who will we complain to? Those are kicks of self as it does not know the meaning of existence. Isn’t it a shame for one who loses his time? Fazıl Hüsnü Daglarca says that “Do not come, do not come to me if you will not give a remedy.” Please, let’s say either good or be quiet. Let those senilely complaints be over…

Bir gül gibi yetiştirmişler ken­dilerini, etraflarına mis gibi edebin, inceliğin, insanlığın, efen­diliğin kokularını saçıyorlar. Ama görene... Köre ne? Şikâyet, şikâyet, hep şikâyet... Biz bunun için mi yaratıldık? Kimi kime şikâyet edeceğiz? Bunlar, hayatın, varoluşun mânâsını bilme­mekten doğan, nefsin tekme atmalarıdır. Zamanını kaybeden insana yazık değil mi? Fazıl Hüsnü Dağlarca bir şiirinde “Gel­me, gelme üstüme, bir şifâ vermeyeceksen eğer” diyor. Ne olur, ya hayır söyleyelim, ya susalım. Bitsin artık bu bunakça şikâyetler...

One mystic poet says that “ All particules in universe teach human if he has got an hearing ear, seeing eye, feeling heart.” Human should try to learn something from every people he speaks to, every books, journals and articles he reads, all particules he sees. By doing so, he reaches to secrets of looking everybody, every particule with love, decency and delicacy.

Bir tasavvuf şairi, “İnsanda duyan kulak, gören göz, his­seden kalp varsa, kâinattaki her zerre onu irşâd eder” diyor. İnsan konuştuğu her şahıstan, okuduğu her kitaptan, dergiden, yazıdan, gördüğü her zerreden bir şeyler öğrenmeye, hisset­meye çalışmalıdır; böyle yapa yapa gün gelir, herkese, her zer­reye saygıyla, edeple, incelikle bakmanın sırlarına ulaşır.

He experiences the beautiness in the lines of Yunus as “God is everywhere, there needs to be an eye to see.” The doors of spritual world are opened with patience, thankfulness, decency and humbleness. People with heart eyes downward get to skies. The real talent is to be the man of rightousness not the man of the day. Day changes but truth does not. That world is not a place of resentment but enduring. Till our last breath, it is a school and we are  the students of it.

Yu­nus’un “Cümle yerde Hak nazır, göz gerektir göresi” mıs­raındaki güzelliği yaşar. Mânâ âleminin kapıları, sabır, şükür, edep ve tevâzu ile açılır. Gözü yerde olanın gönlü âsumana çıkar. Günün adamı değil, hakikatin adamı olmadadır hüner. Gün değişir, hakikat değişmez. Bu dünya darılma pazarı değil, dayanma pazarıdır. Son nefesimize kadar, hayat bir okul, bizler, o okulun öğrencileriyiz.

Great Yunus says that “We born fesh every moment, who will get bored of us.” What a wonderful event to born fresh all the time and living brilliant occurrences and beauties. Beauty is revelation of Allah. And…it is required to drink to heart’s content from that fountain. Now that we have come to fill our pitcher…let it not be fully empty…

Büyük Yunus, “Her dem taze doğarız, bizden kim usa­nası” der. Her dem yeniden doğmak, her an yepyeni oluşları, pırıl pırıl güzellikleri yaşamak, ne muhteşem bir olaydır. Güzellik Allah’ın tecellisidir. Ve... doya doya içmek gerekir bu pınardan. Madem ki doldurmaya geldik testimizi... gitmesin elimizde bom­boş...

SABRİ TANDOĞAN

HERART FELT TALKS, Volume I

For your comments: standogan@gonulsohbetleri.net

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !