Painter Osman Efendi (Boyacı Osman Efendi)

It was fifty years ago. There was a primary school at the Post Street in Ankara where now Moden Charshi (Market) building is. It was called Devrim Primary School and I was a student of it. Osman Efendi would stay before the business center across the school.

Bundan elli yıl kadar evveldi. Ankara’da, Posta Caddesinde, şimdi Modern Çarşının olduğu yerde, Devrim İlkokulu vardı, orada okudum. Okulun karşısındaki işhanının önünde boyacı Osman Efendi dururdu.

Osman Efendi was from Erzurum, the city in the eastern part of Anatolia. He was tall and kind person. He would paint shoes with magnificent  attention and care, would polish them like glass. He would never become lazy and would rub varnish several times. I would spend the money I got during my childhood for painting my shoes. His holding of painting brush, his movements to make paint absorb by leather would make me admired. I would not be satisfied by I looking at him.

Osman Efendi, Erzurumlu, uzun boylu, zarif bir insandı. Bü­yük bir dikkat ve ihtimamla ayakkabıları boyar, cam gibi parla­tırdı. Hiç üşenmez, defalarca cilâ sürerdi. Çocukken elime ge­çen parayı ayakkabı boyatmaya verirdim. Osman Efendinin fır­ça tutuşu, cilâyı deriye emdirebilmek için yaptığı hareketler, bende hayranlık uyandırırdı. Bakmaya doyamazdım.

One day, my mum (may peace be upon her) said she would take me to a visit and requested me to have my shoes painted. I immediately run to Osman Efendi.

Bir gün rahmetli annem, “Oğlum seni gezmeye götüreceğim. Git ayakkabılarını boyat” dedi. Hemen Osman Efendiye koştum.

I requested him paint my shoes rapidly. He said with a sullen-faced that he would not paint. I did not understand anything. I said him surprisingly that I would pay two times more if he painted them. He said that he would not paint if I gave him fifty times more. Then I became too much confused and asked its reason. He said that work would not be conducted in hurry and it would be of no use. He said if someone would have said that shoes Osman Efendi painted are those, then, he must give up this job. Since then, I never forget this answer. He was a nice people seen rarely who dedicated himself to his job with love and effort. He was the first man that ever created the sense of perfection in me.

Acele boyamasını söyledim. O, kaşları çatık, “boyayamam”, de­di. Hiçbir şey anlamamıştım. Şaşkınlıkla, “boya, iki misli para vereyim” deyince, “olmaz elli misli de versen boyayamam” dedi. İyice şaşırmıştım. Sebebini sordum. “Acele iş olmaz. Acele işten hayır gelmez. Birisi Osman Efendinin boyadığı ayakkabı bu muymuş derse, benim bu işi bırakmam gerekir” dedi. Bunca yıl geçti hâlâ unutamadım. Osman Efendi işine aşkla, şevkle bağlı, kendine ve işine saygılı, güzide bir insandı. Bende mükemmellik duygusu uyandıran ilk insan o oldu.

What nice thing that human likes his work as a way of life and tries to advance it.

Bir insanın meşgul olduğu, ekmeğini yediği işi, ne olursa ol­sun, onu sevmesi, benimsemesi, her gün biraz daha iyiye, gü­zele götürmeye gayret etmesi ne kadar sevindirici bir olaydır.

Even it is nice that he thinks his work as just not a way of life, but also as an event developing his own-being and personality. To discriminate people in terms of important- unimportant and to condescend work and people around never gave good result to humanity. You can’t see any Japanese discriminating works. According to them, everything is important. Each job is an opportunity and luck giving chance to human in order to let him develop his business. It is necessary to use it well.

Hatta, işini sadece ekmek kapısı olarak değil de, aynı zamanda kendini, kendi kişiliğini tekâmül ettiren, büyüten, yücelten bir olay olarak düşünmesi, kabul etmesi ne güzeldir. O önemli, bu önemsiz diye ayırım yapmak, işine burun kıvırmak, işini ve çev­resindeki insanları hafife almak, küçük görmek tarih boyunca kime ne kazandırmıştır ki? İş konusunda Japonların, bu önemli, bu önemsiz diye bir ayırım yaptıkları görülmemiştir. Onlara göre her şey önemlidir. Her iş, her gün, insana kişiliğini biraz daha ötelere götürebilmesi için verilmiş bir şans, bir imkândır. Bunu iyi değerlendirmek gerekir.

I remember a Japanese story I read along years ago. It revolves around a watch repairman. It begins with: “….Dear watch repairman opened his dear shop, he sat at his dear table, he drew his dear tools before him…” When I read it first, I surprised.

Uzun yıllar evvel okuduğum bir Japon hikâyesini hatırlıyo­rum. Hikâyede bir saat tamircisi anlatılır. Şöyle başlar hikâye: “... Sayın bay saat tamircisi, sayın dükkânını açtı, sayın masa­sına oturdu, sayın âletlerini önüne çekti...” Okuduğumda beni ürpertmişti.

The respect paid to human in story gets so bigger and bigger that it covers even goods. Later on, I became witness on the same issue while studying Ahis. I jerked. The politest poet of the Divan Poem says that “There is a flame of soul, it does not fit into the lantern of the skies.”

İnsana duyulan saygı öylesine büyüyor, gelişiyordu ki, içine, sınırlarına eşyayı dahi alıyordu. Daha sonra Ahileri in­celerken de aynı duruma tanık oldum. Ürperdim. Divan şiirinin en zarif insanı Şeyh Gâlip boşuna dememiş. “Bir şûlesi var ki şem-i cânın / Fanusuna sığmaz âsumanın...”

Each person has got own task on that world. What is important is to be able to carry out own task with a great zest, excitement and love and to set a balance between work and beautiful feelings beared in heart. We learn waiting, having patience and enduring at the same time. Character is taking shape and empowered there. We discipline our pains there. Those who works can only be happy and helpful on earth..

Dünyada herkesin yapacağı bir iş, bir görev vardır. Önemli olan, önündeki işi zevkle, heyecanla, aşkla yapabilmektir. Kal­binde taşıdığı en güzel duygularla işi arasında bir ayniyet kura­bilmektir. Beklemesini, sabretmesini, tahammül etmesini bir ara­da öğreniyoruz. Karakter orada şekilleniyor, güçleniyor. Acıları­mızı orada disiplin altına alıyoruz. Dünyada yalnız, çalışan in­sanlar yararlı ve mutlu olabilirler.

Great and eternal Yunus says in one of his poem that “God is everywhere/ There needs an eye to see Him.” Yes, to be able to see Him at every particule and everywhere, to be able  to observe…

Büyük ve ebedî Yunus, bir şiirinde “Cümle yerde Hak nazır/ Göz gerektir göresi” diyor. Evet, her yerde ve her zerre­de O’nu görebilmek, müşahede edebilmek...

Being is full of lots of secrets. Isn’t it that makes living great, beautiful and magnificent? What is important is to save us from the shallowness of existence and to feel us together with universe. Because human is an eye and he is the eyeball of the eye that watches itself in the universe. When we look at the universe, we see that everything is in harmony and order. Animals, birds, flowers…All obey that order. One can get this life harmony through loving and working. He becomes the architect of his future. Caotic ideas and feelings disturb human, stiffle and distress. Whenever they get a balance of harmony and beauty, then, their inner world gets peace.

Varlık binbir sırla doludur. Yaşamayı, büyük, güzel, ürpertici yapan da bu değil midir? Önemli olan, varlığın dar hendese­sinden kurtulmak, kendimizi kâinatla bir hissetmektir. Çünkü, insan bir gözdür, insan kâinatta kendi kendini seyreden gözün, gözbebeğidir. Kâinata baktığımızda, her şeyin bir uyum, bir ni­zâm içinde olduğunu görürüz. Hayvanlar, kuşlar, çiçekler... Hep­si bu nizâma uyarlar. İnsanın ancak sevgi ve çalışmakla hayatı uyumlu hale gelir. Kendi geleceğinin mimarı olur. Bir kaos man­zarası gösteren duygu ve düşünceler insanı rahatsız eder, sı­kar, bunaltır. Ne zaman onlara bir düzen, bir âhenk, bir güzellik gelirse, o zaman iç dünyalar huzura kavuşurlar.

The primary reason of being unhappy is within inner world not at outside. Yunus says “What makes you crazy is at you…” What makes human think the world as hell-like is that he is not able to know the meaning of existence, to find a solution as to why he comes to this world and why he lives for. It is inevitable for those who do not know and find reality to go astray. We observe that those finding and learning the meaning of life are more successfull in their approach towards events. As their approach towards property, human and events are softer, more positive, warmer, more humanely, a more successfull, more beautiful and more civilized level is attained at society level as a result.

Mutsuzlukların asıl kaynağı dışta değil, içtedir. Yunus “Seni deli eden şey, yine sendedir, sende...” diye boşuna seslenmemiştir. İnsan­lara dünyayı cehennem gibi gösteren, varoluşunun anlamını bilememek, neden dünyaya geldiğine, niçin yaşadığına bir ce­vap, bir çözüm yolu bulamamaktır. Gerçeği bilmeyen, bulama­yan insanlar için yanlış yollara sapmak kaçınılmazdır. Hayatın anlamını bulan ve bilen insanların, olaylara yaklaşımda, daha başarılı olduklarını görürüz. Çünkü onların eşyaya, insanlara, olaylara yaklaşımı, daha yumuşak, daha olumlu, daha sıcak, insanca olmakta, sonuç olarak toplum genelinde daha başarılı, daha güzel, daha uygar bir düzeye varılmaktadır.

Aren’t they just a little bit love, respect and closeness what people expect from each other at all level of life, not only of work-life at this age? Almost everybody felt that in his life and experienced it in the inner world. Wouldn’t we want to go to places where we are met with affectionate looks, interest and respect? There are people with more chilling eyes than winter freeze. They may have reasonable answers. Which of us wants to be with them? There is a proverb: “Let those who do not smile at all not open a shop.”

Çağımızda sadece iş hayatında değil, hayatın her safha­sında insanların birbirlerinden beklediği, biraz ilgi, biraz sevgi, saygı ve yakınlık değil midir? Hemen herkes günlük hayatında bunu müşahede etmiş, kendi iç dünyasında yaşamıştır. Bizi sevecen bakışlarla, ilgiyle, saygıyla karşılayan yerlere gitmek istemez miyiz? Kış ayazından daha soğuk bakışlı insanlar var­dır. Haklı nedenleri olabilir. O insanlarla birlikte olmayı hangimiz isteriz? “Yüzü gülmeyen dükkân açmasın” diye bir atasözü var­dır.

Those who are not in peace with their inner world can’t find peace at anywhere. How can other deliver peace to those who do not feel peace in his own heart? Life is an indivudial adventure.  Spritual values elevate us over our sorrows and frustrations. People who can’t overcome their sorrows will get crushed under them.

Kendi iç dünyası ile barış içinde olmayan insanlar, huzuru hiçbir yerde bulamaz. Huzuru kendi kalbinde hissedemeyen insana başkaları bunu nasıl verebilir? Hayat şahsî bir mace­radır. Mânevî değerler, bizi iç üzüntülerimizin, ezikliklerimizin üstüne çıkarır. Kederlerinin üstüne çıkamayan insanlar, bir süre sonra onların altında ezilir.

Life is full of unbelievable and incredible beauties and secrets. Human is the richest existence of universe. We are within ever-occurring endless beauties that appear in many forms. The simplicity of daily life and careless livings make us forget the magnificence of existence. We come face to face with essential resources, spritual values, beauties and art. By them, we begin to rehear and rethink and to come eye to eye with eternality. Yunus says this fact in that line: “We born fresh all the time, who will get bored of us…”

 Hayat inanılmaz, akıl almaz güzel­liklerle, binbir sırla doludur. İnsan kâinatın en zengin varlığıdır. Her an yeniden var olan ve binbir şekilde tecelli eden sonsuz güzellikler içindeyiz. Günlük hayatın basitlikleri, ezbere yaşa­malar bize varlığın ihtişamını unutturuyor. Ancak mânevî de­ğerlerle, güzelliklerle, san’atla yeniden asıl kaynaklarla karşı karşıya geliyoruz. Bunlarla yeniden duymaya ve düşünmeye, ebediyetle göz göze gelmeye başlıyoruz. Yunus, “Her dem taze doğarız / Bizden kim usanası...” diyerek bu gerçeği ne güzel dile getiriyor.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !